İzmir’de saat hala 14.51…
30 Ekim 2020… Saat 14.51.
İzmir’in hafızasına kazınan, bir kentin yalnızca binalarının değil, umutlarının da yıkıldığı o günün üzerinden tam altı yıl geçti.
Altı yıl…
Kimileri için takvimde geçen sıradan bir zaman dilimi. Ancak sevdiklerini enkaz altında kaybedenler için hâlâ dün kadar yakın.
O gün 117 insanımızı kaybettik. Yüzlerce aile için hayat bir daha eskisi gibi olmadı. Kimi evladını, kimi annesini, kimi de geleceğe birlikte yürümeyi hayal ettiği insanı kaybetti.
Ama o karanlığın içinde umut da vardı.
Elif bebek… Ayda bebek…
Henüz üç yaşındaki Elif Perinçek, 65 saat sonra enkazdan çıkarıldığında kurtarma görevlisinin parmağına sımsıkı sarılmıştı. O küçücük el, milyonlarca insanın hafızasına kazındı.
Ayda Gezgin ise tam 91 saat sonra enkazdan sağ çıkarıldı. Onun kurtuluşuna bütün Türkiye sevindi. Ancak Ayda’nın annesi Fidan Gezgin aynı enkazdan sağ çıkamadı.
Bir yanda mucize, diğer yanda tarifi mümkün olmayan bir acı…
Bugün Elif ve Ayda büyüyor. Peki biz, onların yaşadıklarından gereken dersleri çıkarabildik mi?
Altı yıl geçti, adalet arayışı hâlâ sürüyor.
Depremde yıkılan binalarla ilgili açılan davaların bir bölümünde cezalar verildi. Ancak bazı dosyalarda yargılamalar henüz tamamlanmadı.
Rıza Bey Apartmanı davası bunlardan biri. Yakınlarını kaybeden aileler, altı yıldır mahkeme salonlarında adalet bekliyor.
Bir insanın hayatını kaybetmesinin ardından ailesinin yıllarca mahkeme kapılarında beklemek zorunda kalması, yaşanan acıyı daha da ağırlaştırıyor.
Elbette yargı bağımsız biçimde karar verecek. Ancak toplumun da ailelerin de beklentisi açık: Sorumlulukların eksiksiz ortaya çıkarılması ve adaletin gecikmeden sağlanması.
Peki bugün İzmir ne kadar sağlam?
Asıl üzerinde durmamız gereken soru belki de bu.
Depremin ardından binlerce yapıda hasar tespit edildi, yeni konutlar inşa edildi, dönüşüm çalışmaları yürütüldü.
Ancak yeni binaların yükselmesi, bütün İzmir’in güvenli olduğu anlamına gelmiyor.
Bugün Bayraklı’da, Bornova’da, Buca’da, Karşıyaka’da, Konak’ta yaşayan binlerce insanın aklında aynı soru var:
Olası büyük bir depremde oturduğum bina ayakta kalabilecek mi?
Bu sorunun yanıtı tahminlerle değil; bilimsel incelemelerle, zemin etütleriyle, yapı denetimleriyle ve gerçekçi bir dönüşüm politikasıyla verilebilir.
Altı yıl önce yaşadığımız felaketi yalnızca anma törenleriyle hatırlamak yeterli değil. Deprem gerçeğini gündelik hayatımızın, kent planlamasının ve kamu yönetiminin önceliği hâline getirmek zorundayız.
Çünkü mesele yalnızca beton, demir ya da binalardan ibaret değil.
Mesele insan hayatı.
Mesele bir annenin evladını güvenle uyutabilmesi, bir çocuğun sabah korkmadan okuluna gidebilmesi.
Bugün İzmir’de hayat devam ediyor. Sokaklar kalabalık, yeni binalar yükseliyor, hayat kendi akışında ilerliyor.
Ama bazı evlerde hâlâ bir sandalye boş. Bazı sofralarda bir tabak eksik. Bazı ailelerin takvimi hâlâ 30 Ekim 2020’de duruyor.
Altı yıl geçti. Acılar dinmedi, sorular bitmedi.
Artık yalnızca geçmişte kaybettiklerimizi anmak değil, gelecekte kaybedebileceğimiz hayatları korumak zorundayız.
Elif’in sımsıkı tuttuğu o parmağı, Ayda’nın enkazdan çıktığı o anı ve hayata veda eden 117 insanımızı unutmayalım.
Çünkü onları gerçekten anmanın yolu, başka çocukların aynı enkazların altında kalmamasını sağlamaktan geçiyor.
Depremi durduramayız. Ama ihmalleri durdurabiliriz.
30 Ekim’de kaybettiğimiz bütün canları saygı, rahmet ve özlemle anıyorum.

Anıl ARABACI
Yazarın profiline ve diğer yazılarına git

