5 Eylül 2026, Cumartesi
48,4354
56,2404
65,4549
6.898,85
14.012,42
SON HABERLER
Yazar YazılarıAvukat Ersin KASIRGA

Süresiz nafakada yolun sonu mu? Türkiye’de nafaka sisteminde yeni dönem

Yayın: 05/09/2026 10:31Güncelleme: 05/09/2026 10:3914 okunma

Boşanma hukukunun en çok konuşulan, en çok yanlış anlaşılan ve belki de en fazla ezbere yorumlanan başlıklarından biri nafaka.

Son yıllarda kamuoyunda sıkça aynı cümleler dönüp duruyor:

“Üç ay evli kaldı, ömür boyu nafaka ödüyor.”

“Boşanan eş çalışmıyorsa ne olacak?”

“Çocuk için ödenen nafaka da mı kaldırılıyor?”

Özellikle Anayasa Mahkemesinin 4 Haziran 2026 tarihli kararından sonra bu tartışma yeniden alevlendi. Sosyal medyada “süresiz nafaka kaldırıldı” şeklinde çok sayıda paylaşım yapıldı.

Fakat hukuk, sosyal medya başlıklarından biraz daha ayrıntılı çalışıyor.

Bu nedenle önce en temel noktayı netleştirelim:

Nafaka kaldırılmadı. Çocuk nafakası sona ermedi. Mevcut nafaka kararları da kendiliğinden ortadan kalkmadı.

Asıl değişim, yıllardır tartışılan yoksulluk nafakasının süresi bakımından yeni bir hukuki dönemin başlamış olmasıdır.

HER NAFAKA AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Günlük dilde “nafaka” kelimesini tek başına kullanıyoruz. Oysa hukukta farklı amaçlara hizmet eden birkaç ayrı nafaka türü bulunuyor.

Boşanma davası sürerken eşin veya çocukların geçimini temin etmek amacıyla tedbir nafakasınahükmedilebiliyor.

Boşanma gerçekleştikten sonra, velayet kendisine bırakılmayan anne veya babanın çocuğun bakım, eğitim, sağlık ve barınma giderlerine katılması için iştirak nafakası gündeme geliyor.

Bugünkü tartışmanın merkezindeki kurum ise yoksulluk nafakası.

Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi uyarınca, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek ve kusuru diğer eşten daha ağır olmayan taraf, diğer eşin mali gücü ölçüsünde yoksulluk nafakası talep edebiliyor.

Burada kamuoyunda zaman zaman gözden kaçan önemli bir ayrıntı var:

Yoksulluk nafakası kadınlara özgü bir hak değildir.

Kanun cinsiyet ayrımı yapmıyor. Koşulları taşıyan erkek de eski eşinden yoksulluk nafakası isteyebilir.

“SÜRESİZ” DENİLİNCE NE ANLAMAK GEREKİYORDU?

Tartışmanın düğümlendiği nokta aslında bu kelime.

Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde uzun yıllardır “süresiz olarak nafaka isteyebilir” ifadesi yer alıyordu.

Toplumdaki yaygın algı ise çoğu zaman şuna dönüştü:

“Nafaka bir kez bağlanırsa artık ömür boyu devam eder.”

Oysa hukukta tablo hiçbir zaman bu kadar katı değildi.

Yoksulluk nafakasının sona ermesine ilişkin hükümler zaten kanunda bulunuyordu.

Nafaka alacaklısı yeniden evlenirse veya taraflardan biri hayatını kaybederse irat şeklindeki nafaka kendiliğinden sona erebiliyor.

Nafaka alan kişinin evlenmeksizin fiilen evliymiş gibi yaşamaya başlaması, yoksulluğunun ortadan kalkması veya kanunda öngörülen diğer koşulların gerçekleşmesi hâlinde ise nafakanın mahkeme kararıyla kaldırılması istenebiliyor.

Ekonomik koşullar değiştiğinde nafakanın artırılması ya da azaltılması da mümkün.

Yani “süresiz” sözcüğü, hiçbir koşulda değişmeyecek bir “ömür boyu ödeme” anlamına gelmiyordu.

Yine de uzun süredir tartışılan ciddi bir mesele vardı.

Bazı dosyalarda gerekli şartlar devam ettiği sürece nafaka yükümlülüğü oldukça uzun yıllar sürebiliyordu. Özellikle çok kısa evliliklerin ardından uzun süre nafaka ödeme ihtimali hem hukuk çevrelerinde hem de kamuoyunda eleştiriliyordu.

YARGITAY’IN 2026 TARİHLİ ÖNEMLİ KARARI

Bu tartışmanın yakın tarihli en dikkat çekici örneklerinden biri, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 3 Şubat 2026 tarihli, 2025/6376 E., 2026/1025 K. sayılı kararıdır.

İlk derece mahkemesi, evliliğin kısa sürmesini dikkate alarak yoksulluk nafakasını 36 ay ile sınırlandırmıştı.

Yargıtay bu yaklaşımı uygun bulmadı.

Daire, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde hâkimin irat biçimindeki yoksulluk nafakasını belirli bir süreyle sınırlandırmasına olanak bulunmadığını ortaya koydu.

Başka bir anlatımla, mevcut kanun üzerinden;

“Evlilik kısa sürdü, bu nedenle nafaka üç yıl ödensin ve sonrasında kendiliğinden sona ersin.”

şeklinde bir sonuç kurulamayacağı belirtildi.

Aynı kararda, somut olayın koşullarına göre toptan ödeme seçeneğinin de değerlendirilmesi gerektiğine işaret edildi.

Ancak bu kararın üzerinden yalnızca birkaç ay geçmişken çok daha kapsamlı bir gelişme yaşandı.

ANAYASA MAHKEMESİ 4 HAZİRAN 2026’DA NE YAPTI?

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, 4 Haziran 2026 tarihinde Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan “süresiz olarak” ibaresinin iptaline karar verdi.

Karar oy çokluğuyla alındı.

Burada yapılması gereken en önemli ayrım şu:

Anayasa Mahkemesi yoksulluk nafakasını ortadan kaldırmadı.

İptal edilen şey nafaka hakkının kendisi değil, kanunda yer alan “süresiz olarak” ifadesidir.

Üstelik iptal hükmünün hemen uygulanmasına değil, Resmî Gazete’de yayımlanmasından itibaren dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verildi.

Bu nedenle bugün;

“Boşanan artık nafaka alamayacak.”

ya da

“Çocuk için ödenen nafaka da kaldırıldı.”

şeklindeki yorumların hukuki karşılığı bulunmuyor.

MEVCUT NAFAKA BORÇLARI KENDİLİĞİNDEN SONA ERDİ Mİ?

Hayır.

Bugün açısından belki de en önemli uyarı bu.

Anayasa Mahkemesinin kararının açıklanmış olması, kesinleşmiş nafaka kararlarını o anda hükümsüz hâle getirmedi.

Dolayısıyla hakkında nafaka ödeme yükümlülüğü bulunan bir kişinin;

“Süresiz nafaka kalktı, ben artık ödeme yapmıyorum.”

şeklinde kendi başına hareket etmesi ciddi hukuki sonuçlara yol açabilir.

Mevcut mahkeme kararları ile ileride oluşturulacak yeni sistem aynı şey değildir ve birbirine karıştırılmamalıdır.

ÇOCUĞA ÖDENEN NAFAKA AYRI BİR MESELE

Bu tartışmada en çok karışan başlıklardan biri de çocuk nafakası.

Eşlerin evliliği sona erebilir.

Fakat anne ve babanın çocuğa karşı sorumluluğu boşanmayla ortadan kalkmaz.

Velayet kendisine bırakılmayan ebeveynin, çocuğun bakım, eğitim, sağlık, barınma ve diğer ihtiyaçlarına mali gücü oranında katılması hukuki bir yükümlülüktür.

Bu yüzden yoksulluk nafakasının süresine ilişkin tartışma ile iştirak nafakasını aynı başlık altında değerlendirmek doğru olmaz.

Çocuk, anne ve babasının boşanmasının ekonomik sonucunu üstlenmemelidir.

ŞİMDİ ÖNÜMÜZDEKİ ASIL MESELE NE?

Bence asıl önemli tartışma şimdi başlıyor:

Süresiz sisteme alternatif olarak nasıl bir model kurulacak?

Bu soruya tek yönlü cevap vermek kolay değil.

Bir tarafta, birkaç ay ya da birkaç yıl sürmüş bir evlilik nedeniyle kişinin onlarca yıl ekonomik yükümlülük altında kalmasının hakkaniyeti tartışılıyor.

Diğer tarafta ise uzun yıllar çocuklarla ilgilenmiş, evin yükünü üstlenmiş, çalışma hayatından kopmuş ve boşanmadan sonra ekonomik bağımsızlığını yeniden kazanması ciddi ölçüde güçleşmiş bir eş bulunuyor.

Bu iki durumda aynı formülün uygulanması adil olur mu?

Kanaatimce olmaz.

EVLİLİĞİN SÜRESİ ÖNEMLİ, AMA TEK KRİTER OLAMAZ

Yeni sistemle ilgili tartışmalarda en fazla dile getirilen seçeneklerden biri, nafakanın süresini evlilik süresiyle ilişkilendirmek.

Anayasa Mahkemesi kararının ardından yapılan değerlendirmelerde de evliliğin süresinin yanı sıra yaş, sağlık durumu ve çalışma imkânı gibi ölçütlerin dikkate alınabileceği modellerden söz edildi.

Bana göre asıl doğru yaklaşım burada kurulmalı.

Evliliğin ne kadar sürdüğü elbette önemlidir.

Ama bu, tek başına yeterli bir ölçüt değildir.

On yıl süren iki farklı evlilik düşünelim.

Birinde her iki eş de çalışmış, mesleklerini sürdürmüş ve ekonomik bağımsızlıklarını büyük ölçüde korumuş olsun.

Diğerinde eşlerden biri çocukların bakımı nedeniyle yıllarca çalışma hayatından uzak kalmış, mesleki bağını kaybetmiş ve boşanma sonrasında yeniden istihdama dönmesi son derece güçleşmiş olsun.

Takvimde her iki evlilik de on yıl sürmüştür.

Fakat boşanmanın ekonomik etkileri aynı değildir.

Bu nedenle kurulacak model; evlilik süresinin yanında tarafların yaşına, mesleğine, gelirine, çalışma kapasitesine, çocukların durumuna, evlilik sırasında üstlenilen rollere ve kişinin kendi ekonomik düzenini yeniden kurabilme ihtimaline de bakmalıdır.

NAFAKA BİR CEZALANDIRMA ARACI DEĞİLDİR

Nafaka tartışmalarında zaman zaman temel amaç gözden kaçıyor.

Yoksulluk nafakası, eski eşe verilmiş bir ceza değildir.

Aynı şekilde nafaka alan kişiye, boşanmanın ardından değişmez ve hayat boyu devam edecek bir yaşam standardı sağlamak için de düzenlenmemiştir.

Esas amaç, boşanma nedeniyle ekonomik açıdan yoksulluğa düşecek tarafın belirli koşullar altında korunmasıdır.

Bu nedenle iyi işleyen bir sistem iki sonucu da önlemelidir:

Nafaka alan kişinin ekonomik hayata dönmesini gereksiz hâle getiren bir yapı oluşmamalı.

Nafaka ödeyen kişi de süresi öngörülemeyen bir ekonomik yükümlülük altında bırakılmamalı.

Adil bir nafaka hukukunun görevi bu iki menfaat arasında denge kurmaktır.

BASİT BİR “EVLİLİK SÜRESİ = NAFAKA SÜRESİ” FORMÜLÜ YETERLİ OLMAZ

TBMM kayıtlarına bakıldığında geçmiş yıllarda yoksulluk nafakasının süresini sınırlandırmaya yönelik farklı kanun teklifleri bulunduğu görülüyor.

Örneğin 2023 yılında sunulan bir teklifte yoksulluk nafakasının en fazla 60 ayla sınırlandırılması, bu süreden sonra mağduriyet devam ederse devlet tarafından kurulacak bir fon mekanizmasının devreye girmesi önerilmişti.

Ancak burada önemli bir hukuki ayrım yapılmalı:

Bu düzenleme bir kanun teklifidir; yürürlüğe girmiş bir kanun değildir.

Bir teklifin Meclise sunulmuş olması, o teklifin hukuk düzeninde uygulanmaya başladığı anlamına gelmez.

Bugün itibarıyla Türkiye’de;

“Evlilik şu kadar yıl sürdüyse nafaka da şu kadar yıl devam eder.”

şeklinde herkese otomatik olarak uygulanacak kesin bir yasal süre tablosu bulunmuyor.

NAFAKA İÇİN SABİT BİR YÜZDE VAR MI?

Hayır.

Nafaka konusunda toplumda yaygın olan bir başka yanlış bilgi de herkes için geçerli sabit bir hesaplama yöntemi bulunduğu düşüncesi.

“Maaşın yüzde 20’si verilir.”

“Asgari ücretin dörtte biri nafaka olur.”

gibi genel ve değişmez bir hesaplama kuralı bulunmuyor.

Mahkemeler her uyuşmazlığı kendi koşulları içerisinde değerlendiriyor.

Tarafların gelir ve giderleri, sosyal ve ekonomik durumları, yaşam koşulları, ihtiyaçları ve ödeme güçleri inceleniyor.

Çocuk varsa çocuğun yaşı, eğitimi, sağlık harcamaları ve diğer ihtiyaçları ayrıca hesaba katılıyor.

Bu yüzden birbirine benzeyen iki boşanma dosyasında bile farklı miktarlarda nafakaya hükmedilmesi mümkün.

NAFAKANIN MİKTARI VE DEVAMI DEĞİŞEBİLİR

Nafakaya bir kez karar verilmesi, o miktarın hayat boyunca aynı kalacağı anlamına gelmez.

Çünkü hayatın kendisi değişiyor.

İnsanlar iş değiştirebiliyor, gelirleri düşebiliyor veya artabiliyor.

Yaşam maliyetleri yükseliyor.

Çocukların eğitim ve sağlık ihtiyaçları zaman içinde farklılaşıyor.

Türk Medeni Kanunu da bu değişimleri dikkate alıyor.

Tarafların mali durumlarında ortaya çıkan değişiklikler veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde nafakanın artırılması ya da azaltılması istenebilir.

Şartları oluşmuşsa nafakanın kaldırılması da mümkündür.

YENİ SİSTEMİN TEMELİ NE OLMALI?

Bu tartışmanın “kadınlar mı kazanacak, erkekler mi?” seviyesine indirgenmesi meseleyi yanlış yere götürüyor.

Nafaka konusu bir kadın-erkek karşılaşması değildir.

Mesele, boşanmanın ekonomik sonuçlarını mümkün olduğunca adil şekilde düzenleyen bir hukuk sisteminin nasıl kurulacağıdır.

Birkaç ay sürmüş ve iki tarafın da ekonomik olarak güçlü olduğu bir evlilikle; otuz yıl sürmüş, eşlerden birinin çalışma hayatını büyük ölçüde ailesine ve çocuklarına ayırdığı bir evlilik aynı şartlarla değerlendirilemez.

Yeni düzenlemede hâkimlerin somut olayın kendine özgü koşullarını değerlendirebilmesi gerekir.

Ancak bunun diğer tarafında hukuk güvenliği vardır.

Benzer koşullardaki dosyalarda tamamen farklı sonuçlara yol açacak kadar belirsiz bir sistem de sorun yaratacaktır.

Bu nedenle yeni dönemde iki kavram belirleyici olmalı:

Hakkaniyet ve öngörülebilirlik.

SONUÇ: NAFAKA ORTADAN KALKMIYOR, KURALLAR DEĞİŞİYOR

Bugün gelinen aşamada tabloyu en sade biçimde şöyle özetlemek mümkün:

Türkiye’de nafaka kurumu kaldırılmıyor. Değişimin merkezinde, yoksulluk nafakasının süresinin nasıl belirleneceği bulunuyor.

Anayasa Mahkemesinin kararı bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır.

Bundan sonraki esas görev ise kanun koyucuya düşüyor.

Yeni sistem, birkaç aylık evlilikler nedeniyle yıllarca devam eden ölçüsüz yükümlülüklere yol açmamalı.

Fakat yıllarca çocuklarına ve ailesine emek verdiği için çalışma hayatından uzak kalmış bir kişi de boşanmanın hemen ardından ekonomik olarak savunmasız bırakılmamalı.

Çünkü hukukun amacı bir tarafı diğerine karşı cezalandırmak değildir.

Hukukun asıl görevi, boşanmayla bozulan ekonomik dengeyi mümkün olduğu kadar adil biçimde yeniden kurmaktır.

Önümüzdeki dönemde nafaka hukukunun temel tartışması da tam olarak bu denge üzerinden şekillenecek.

Avukat Ersin KASIRGA

Yazarın profiline ve diğer yazılarına git