22 Eylül 2026, Salı
48,8164
56,0572
65,3837
6.809,07
13.337,69
SON HABERLER
Yazar YazılarıEsra ÖNEN

Sosyal Çürüme Yukarıdan mı Başlar?

Yayın: 12/09/2026 11:44Güncelleme: 15/09/2026 23:4016 okunma

Bir toplum bir sabah uyandığında çürümüş olmaz.

Toplumsal çürüme; küçük ihlallerin normalleşmesiyle, yanlışın karşılıksız kalmasıyla, gücün haklılığın önüne geçmesiyle ve insanların “Nasıl olsa bir şey olmaz” demeye başlamasıyla büyür. Bir süre sonra mesele yalnızca siyaset veya ekonomi olmaktan çıkar; sokağa, aileye, okula, iş yerine ve insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiye kadar uzanır.

Bugün Türkiye’de hemen her gün cinayetlerden, silahlı saldırılardan, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetten, trafikte yaşanan kavgalardan, organize suç yapılanmalarından, dolandırıcılıktan ve bireysel şiddetin farklı biçimlerinden söz ediyoruz.

Elbette bütün bunların tek bir nedeni yok.

Her asayiş olayını doğrudan iktidara bağlamak ne kadar kolaycıysa, siyasal düzenin ve iktidarın oluşturduğu toplumsal iklimin bunlarla hiçbir ilgisinin olmadığını söylemek de o kadar eksik bir değerlendirmedir.

Çünkü siyaset yalnızca ülkeyi yönetmez.

Siyaset aynı zamanda topluma neyin kabul edilebilir olduğunu gösterir.

DEVLETİN DİLİ SOKAĞA İNER

Bir ülkede siyasi dil sürekli sertleşiyorsa, insanlar birbirlerini rakip değil düşman olarak görmeye başlıyorsa, hakaret kamusal tartışmanın sıradan bir parçasına dönüşüyorsa bunun etkisinin yalnızca Meclis’te veya televizyon ekranlarında kalacağını düşünmek mümkün değildir.

Yukarıda kullanılan dil zamanla aşağıya doğru yayılır.

Siyasetçi bağırıyorsa vatandaş da bağırmayı meşru görebilir. Güçlü olanın istediğini yaptırabildiği düşüncesi yaygınlaşıyorsa insanlar hukuktan önce kendi güçlerine güvenmeye başlayabilir.

İşte tehlike burada başlıyor.

Çünkü hukuk devletinin en önemli işlevlerinden biri insanlara şu güvenceyi vermektir:

“Hakkını kendin almak zorunda değilsin. Devlet ve hukuk senin hakkını koruyacak.”

Bu güven zayıfladığında ise onun yerini başka bir düşünce alıyor:

“Başının çaresine kendin bak.”

Bu cümle bir toplum için son derece tehlikelidir.

CEZASIZLIK ALGISI SUÇUN SESSİZ ORTAĞIDIR

Toplumsal düzen yalnızca kanunların varlığıyla korunmaz. İnsanların o kanunların herkese eşit biçimde uygulanacağına inanması gerekir.

Vatandaş, suç işleyen kişinin kısa sürede yeniden sokakta olduğunu düşünüyorsa; nüfuzlu olanın, bağlantısı bulunanın veya güçlü olanın farklı muamele gördüğüne inanıyorsa hukuk sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun zihninde de güç kaybetmeye başlar.

Burada gerçek cezasızlık kadar cezasızlık algısı da önemlidir.

Çünkü insan davranışlarını yalnızca kanun maddeleri değil, sonuçlara ilişkin beklentiler de şekillendirir.

“Yaparsam bedelini öderim” düşüncesinin yerini “Bir şey olmaz” düşüncesi aldığında caydırıcılık aşınır.

İktidarın sorumluluğu tam olarak burada başlar.

Yargının etkinliğini sağlamak, kolluk kuvvetlerini güçlendirmek, suçla mücadele etmek, adalet duygusunu korumak ve vatandaşın devlete güvenmesini sağlamak siyasi iktidarın temel görevleri arasındadır.

Dolayısıyla asayiş tartışması siyasetten bağımsız düşünülemez.

EKONOMİK ÇÖKÜŞÜN TOPLUMSAL BEDELİ

Meselenin bir de ekonomik tarafı var.

Yoksulluk tek başına insanı suçlu yapmaz. Böyle bir genelleme hem yanlış hem de yoksullukla mücadele eden milyonlarca insana haksızlıktır.

Ancak uzun süreli ekonomik sıkıntının toplum üzerindeki psikolojik ve sosyal etkilerini de görmezden gelemeyiz.

Geçim kaygısı, işsizlik, borçluluk, gelecek belirsizliği ve gelir dağılımındaki adaletsizlik insanların stres düzeyini yükseltir. Genç bir insan yıllarca çalışmasına rağmen bağımsız bir hayat kuramayacağını düşünüyorsa yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir sorunla karşı karşıyayız demektir.

Umudunu kaybeden toplum daha huzurlu olmaz.

Özellikle gençlere eğitim, istihdam ve sosyal hareketlilik üzerinden gerçekçi bir gelecek sunulamıyorsa oluşan boşluğu bazen başka yapılar doldurur.

Kolay para kültürü, yasa dışı bahis, dolandırıcılık ağları, uyuşturucu ekonomisi, mafyatik yaşam biçiminin romantikleştirilmesi ve sosyal medyada sergilenen ölçüsüz zenginlik bunun için verimli bir zemin oluşturabilir.

Çalışarak ulaşmanın imkânsız göründüğü bir hayat, suç yoluyla ulaşılabilir gösterilmeye başlanırsa mesele artık yalnızca emniyetin meselesi değildir.

Bu aynı zamanda bir yönetim meselesidir.

LİYAKAT KAYBOLURSA AHLAK DA YARA ALIR

Toplumsal çürümenin belki de en az konuşulan taraflarından biri liyakat meselesidir.

İnsanlar çalışanın değil bağlantısı olanın ilerlediğine inanırsa zamanla çalışma ahlakı zarar görür.

Kurallara uyan sürekli kaybediyor, kuralları aşmanın yolunu bulan sürekli kazanıyorsa toplum çok tehlikeli bir ders öğrenir:

“Doğru olmak yetmiyor.”

İşte çürüme tam olarak böyle yayılır.

Önce küçük bir torpil normalleşir.

Sonra kamu kaynaklarının kullanımındaki ayrıcalıklar sıradanlaşır.

Ardından insanlar kendi hayatlarında aynı yöntemi uygulamaya başlar.

Tanıdık bulmak, araya adam koymak, kuralı aşmak, vergiden kaçmak, sırada öne geçmek, trafikte başkasının hakkını gasp etmek…

Bunların ölçekleri birbirinden farklıdır. Fakat beslendikleri zihniyet aynıdır:

“Kurallar herkes için değil.”

Bir devlet vatandaşına bunun tersini göstermek zorundadır.

ASIL MESELE SUÇTAN ÖNCE NORMALLERİN AŞINMASIDIR

Bir toplumdaki çürümenin en tehlikeli aşaması suçların artması değildir.

Suçların ve ihlallerin insanları şaşırtmamaya başlamasıdır.

Bir cinayet haberini okuyup birkaç saniye sonra başka görüntüye geçtiğimizde, sokakta silah taşınması sıradanlaştığında, hakaret gündelik iletişim biçimine dönüştüğünde, çocukların bile şiddet görüntülerine alıştığı bir medya düzeni oluştuğunda toplumun sınırları değişmeye başlar.

Dün kabul edilemez olan bugün tartışılır hale gelir.

Bugün tartışılan yarın normalleşir.

Bu nedenle iktidarların sorumluluğu yalnızca suç işlendikten sonra faili yakalamaktan ibaret değildir.

Devlet suçun oluşmasını kolaylaştıran sosyal zemini de görmek zorundadır.

Eğitim politikası bunun parçasıdır.

Ekonomi politikası bunun parçasıdır.

Adalet sistemi bunun parçasıdır.

Uyuşturucuyla mücadele bunun parçasıdır.

Gençlik politikası bunun parçasıdır.

Siyasi üslup bile bunun parçasıdır.

HER ŞEYİN SORUMLUSU İKTİDAR MI?

Hayır.

Böyle bir iddia meseleyi gereğinden fazla basitleştirir.

Aile yapısındaki değişimden sosyal medyaya, küresel kültürden uyuşturucu ticaretine, bireysel silahlanmadan eğitim sistemine kadar çok sayıda unsur toplumsal davranışları etkiliyor.

Bireyin kendi eyleminin sorumluluğunu da siyasetin üzerine yıkamayız. Cinayet işleyen kişinin sorumluluğu öncelikle kendisine aittir.

Ancak iktidarların bireylerden farklı bir sorumluluğu vardır:

İklimi belirleme gücü.

Yirmi yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten bir siyasi anlayış; ekonomideki, eğitimdeki, adaletteki, kamu yönetimindeki ve toplumsal hayattaki gelişmeler karşısında kendisini yalnızca olumlu sonuçların sahibi, olumsuz sonuçların ise seyircisi olarak konumlandıramaz.

Uzun süre iktidarda kalmanın doğal sonucu budur.

Başarıların siyasi karşılığı varsa başarısızlıkların da siyasi sorumluluğu vardır.

ÇÜRÜMEYİ DURDURMAK MÜMKÜN

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla bağırmak değil.

Daha güçlü kurumlar.

Daha öngörülebilir bir hukuk düzeni.

Daha adil bir ekonomik sistem.

Gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda hissetmediği bir toplumsal düzen.

Suç işleyenin kim olduğuna bakılmaksızın hukuk önünde hesap verdiği bir devlet anlayışı.

Ve belki hepsinden önemlisi, gücün değil hakkın değerli olduğunu yeniden hatırlatan bir siyaset dili.

Çünkü toplum yukarıdan gördüğünü aşağıda tekrar eder.

Devlet adilse vatandaş adalete inanır.

Kural gerçekten herkese uygulanıyorsa insanlar kurala güvenmeye başlar.

Emek karşılık buluyorsa genç insan kestirme yollar aramak yerine çalışmanın anlamına inanır.

Siyaset öfkeyi değil sağduyuyu büyütüyorsa toplumsal dil de zamanla değişir.

Asayiş yalnızca daha fazla polisle sağlanmaz.

Toplumsal huzur yalnızca daha ağır cezalarla kurulmaz.

Bir ülkeyi güvenli yapan şey, insanların suç işlemekten korkmasından önce adaletin varlığına inanmasıdır.

Esra ÖNEN

Yazarın profiline ve diğer yazılarına git