Kadın Cinayetlerinin Politik Dili: Söz Şiddete Dönüşür mü?
Bir kadın daha öldürüldüğünde çoğu zaman aynı cümleleri duyuyoruz: “Bir aile faciası”, “kıskançlık krizi”, “tartışma sonucu”, “ayrılmak istediği için”…
Sonra birkaç gün geçiyor. İsimler unutuluyor, yeni bir kadın cinayeti haberi geliyor ve aynı tartışmaya yeniden başlıyoruz.
Oysa sorulması gereken daha temel bir soru var: Kadına yönelik şiddeti yalnızca fail ile mağdur arasında yaşanan bireysel bir suç olarak görmek yeterli mi? Yoksa siyasetin kullandığı dil, kadın ve aile üzerine kurduğu söylem, yasaların uygulanma biçimi ve yargının verdiği mesajlar da bu tablonun bir parçası mı?
Kadına yönelik şiddet sonucu hayatını kaybeden kadınların anısını yaşatmak amacıyla oluşturulan dijital anıt Anıt Sayaç verilerine göre, 7 Ocak 2008’den bugüne Türkiye’de 5 bin 838 kadın erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitirdi.
Bu sayı yalnızca bir istatistik değil.
5 bin 838 ayrı hayat, ayrı aile, ayrı hikâye ve geride kalan binlerce insan demek.
Dolayısıyla kadın cinayetleri konuşulurken mesele yalnızca suç gerçekleştikten sonra failin kaç yıl ceza aldığı üzerinden değerlendirilemez. Asıl tartışılması gereken, şiddetin ortaya çıkmasını kolaylaştıran toplumsal ortamın nasıl oluştuğudur.
“KADIN CİNAYETLERİ POLİTİKTİR” SÖZÜ NE ANLATIYOR?
Kadın hareketlerinin yıllardır kullandığı “Kadın cinayetleri politiktir” sözü de tam olarak bu noktada karşımıza çıkıyor.
Bu ifade, her kadın cinayetinin arkasında doğrudan bir siyasetçi ya da siyasi karar bulunduğunu söylemiyor. Savunulan düşünce çok daha geniş: Devletin kadına yönelik şiddet karşısındaki politikaları, koruma mekanizmalarının etkinliği, yargının yaklaşımı ve siyasi aktörlerin kullandığı dil toplumsal davranışları etkiler.
Bir ülkede kadınların yaşam biçimleri sürekli siyasi tartışmaların konusu haline getiriliyorsa, kadınların nasıl giyineceğinden kaç çocuk sahibi olması gerektiğine, evlilikten boşanmaya kadar bireysel tercihler üzerinden kamusal bir dil kuruluyorsa bunun toplumdaki karşılığını da tartışmak gerekir.
Çünkü siyaset yalnızca kanun yapmaz.
Siyaset aynı zamanda topluma neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğuna ilişkin mesajlar verir.
SİYASİ SÖYLEMİN SINIRI NEREDE BAŞLAR?
Aileyi korumak elbette bir devlet politikası olabilir. Ancak aileyi korumak ile aile içerisindeki bireylerin haklarını korumak arasında bir tercih yapılmamalıdır.
“Kutsal aile” söylemi kadının bireysel haklarının önüne geçtiğinde sorun burada başlar.
Bir kadın şiddet gördüğü evden ayrılmak istediğinde ona öncelikle “aileni koru” mesajı veriliyorsa; boşanmak isteyen kadın toplumsal baskıyla karşılaşıyorsa; kadının ekonomik ve sosyal bağımsızlığı ikinci plana itiliyorsa aileyi koruduğumuzu düşünürken şiddetin gerçekleştiği ortamı koruyor olabilir miyiz?
Bu soruyu sormak herhangi bir siyasi partiye karşı olmak anlamına gelmez.
Tam tersine, devletin en temel görevlerinden biri vatandaşının yaşam hakkını korumaksa bu sorunun iktidarıyla muhalefetiyle bütün siyaset tarafından sorulması gerekir.
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ NEDEN HÂLÂ TARTIŞILIYOR?
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, kadına yönelik şiddet tartışmalarının en önemli siyasi başlıklarından biri olmaya devam ediyor.
Bir kesim sözleşmeden çıkılmasının kadınların korunmasına ilişkin siyasi iradenin zayıfladığı yönünde bir mesaj verdiğini savunurken, iktidar cephesi mevcut ulusal mevzuatın kadınları korumak için yeterli olduğunu ve mücadelenin sürdüğünü belirtiyor.
Tam da burada 6284 Sayılı Kanun önem kazanıyor.
Ancak tartışılması gereken yalnızca bir kanunun mevzuatta bulunup bulunmadığı değildir.
Bir kadın “Öldürüleceğim” diyerek yardım istediğinde devlet ona ne kadar hızlı ulaşabiliyor?
Koruma kararı ne kadar hızlı veriliyor?
Verilen karar ne kadar etkin uygulanıyor?
Uzaklaştırma kararını ihlal eden kişi gerçekten caydırıcı bir sonuçla karşılaşıyor mu?
Kadın, şiddet uygulayan kişiden uzaklaştıktan sonra ekonomik ve sosyal olarak korunabiliyor mu?
Kanunun gerçek gücü, Resmî Gazete’de yazan maddelerinden çok ihtiyaç duyulduğu anda kadının hayatını kurtarıp kurtaramadığıyla ölçülmelidir.
CEZASIZLIK ALGISI DA BİR MESAJDIR
Kadına yönelik şiddetle mücadelede en tehlikeli kavramlardan biri “cezasızlık algısı”dır.
Burada yalnızca gerçekten cezasız kalan faillerden söz etmiyoruz. Toplumda oluşan algı da önemlidir.
Bir fail, “Nasıl olsa birkaç yıl sonra çıkarım” diye düşünüyorsa burada ciddi bir caydırıcılık problemi vardır.
Haksız tahrik, iyi hâl ve diğer ceza hukuku uygulamalarının hangi olaylarda ve hangi gerekçelerle kullanıldığı toplum tarafından yakından izleniyor. Hukuken her dosyanın kendi koşullarında değerlendirilmesi gerekir. Ancak kararların toplumda sürekli olarak “fail korunuyor” duygusu oluşturması da görmezden gelinemez.
Çünkü yargı kararları yalnızca sanığa verilen cezadan ibaret değildir.
Topluma da bir mesaj verir.
Şiddet uygulayan kişi devletin karşısında kesin ve güçlü bir yaptırım göreceğine inanmalıdır.
Şiddete uğrayan kadın ise aynı kesinlikle devletin kendisini koruyacağına inanmalıdır.
Bu iki güven duygusundan biri eksildiğinde sistem yara alır.
SİYASETİN DİLİ ÖNEMSİZ DEĞİLDİR
Siyasetçilerin kullandığı kelimeler kanun maddesi değildir. Fakat milyonlarca insana ulaşır.
Bu nedenle kadınlar hakkında kullanılan küçümseyici, ayrıştırıcı veya onları yalnızca aile içerisindeki rolleri üzerinden tanımlayan her ifade toplumsal açıdan sorgulanmalıdır.
Aynı sorumluluk yalnızca iktidara da yüklenemez.
Muhalefetin de kadın cinayetlerini yalnızca iktidara karşı kullanılabilecek siyasi bir istatistiğe dönüştürmemesi gerekir.
Bir kadın öldürüldüğünde onun ölümü üzerinden birkaç günlük siyasi polemik üretmek, ardından bir sonraki cinayete kadar konuyu unutmak kadın cinayetleriyle mücadele değildir.
İktidarın sorumluluğu politika üretmek ve koruma mekanizmalarını eksiksiz işletmektir.
Muhalefetin sorumluluğu denetlemek, eksikleri göstermek ve alternatif politika ortaya koymaktır.
Yargının sorumluluğu hukuku etkin ve caydırıcı biçimde uygulamaktır.
Medyanın sorumluluğu ise kadın cinayetlerini romantikleştirmeden, faili görünmez hale getirmeden ve şiddeti sıradanlaştırmadan haberleştirmektir.
“SEVDİĞİ İÇİN ÖLDÜRDÜ” DİLİNDEN VAZGEÇMELİYİZ
Sorunun yalnızca siyasi söylem boyutu da yok.
Medyanın dili yıllardır bu kültürün bir başka parçası.
“Sevdiği kadını öldürdü.”
“Kıskançlık cinayeti.”
“Aşk cinayeti.”
“Barışma teklifini reddedince dehşet saçtı.”
Bunların hiçbiri masum ifadeler değil.
Sevgi öldürmez.
Bir kadının ayrılmak istemesi cinayetin nedeni değildir. Bir erkeğin ayrılmayı kabul etmeyerek şiddete başvurması suçun nedenidir.
Failin eylemini kadının davranışı üzerinden açıklamaya başladığımız anda farkında olmadan sorumluluğun bir bölümünü mağdura yükleyen bir dil üretiriz.
5 BİN 838 KADIN BİZE NE SÖYLÜYOR?
Binlerce kadının hayatını kaybettiği bir tabloda yalnızca “cezaları artıracağız” demek yeterli değildir.
Ceza önemlidir; fakat ceza suç gerçekleştikten sonra devreye girer.
Asıl başarı, o cinayetin hiç gerçekleşmemesidir.
Bunun için koruma kararlarının etkinliğinden kolluk uygulamalarına, kadınların ekonomik bağımsızlığından eğitime, siyasi söylemden medya diline kadar çok geniş bir alanı birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Kadına yönelik şiddet ne yalnızca aile içinde yaşanan “özel bir mesele”dir ne de birkaç siyasi sloganla çözülebilecek kadar basit bir sorundur.
Devlet politikasıdır.
Hukuk meselesidir.
Eğitim meselesidir.
Ekonomik bağımsızlık meselesidir.
Toplumsal zihniyet meselesidir.
Ve evet, bütün bunlar nedeniyle aynı zamanda siyasetin de meselesidir.

Esra ÖNEN
Yazarın profiline ve diğer yazılarına git

