İzmir’in rozete değil, yönetilmeye ihtiyacı var!
İzmir siyasetinde son birkaç aydır aynı soru dönüp duruyor:
Cemil Tugay AK Parti’ye geçecek mi?
Önce “14 Ağustos” denildi.
AK Parti’nin kuruluş yıl dönümünde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’a rozet takılacağı iddia edildi. Hatta iddialar öylesine büyüdü ki yalnızca Tugay’ın değil, bazı ilçe belediye başkanlarının da onunla beraber hareket edeceği konuşuldu.
14 Ağustos geldi.
Rozet yoktu.
Transfer yoktu.
Cemil Tugay bağımsız İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görevine devam etti.
Şimdi takvimde yeni bir tarih dolaşıyor:
9 Eylül.
Üstelik İzmir için herhangi bir gün de değil.
İzmir’in kurtuluşunun yıl dönümü.
Kulislerde bu kez Tugay’ın 9 Eylül’de AK Parti’ye geçebileceği iddiası konuşuluyor. Fakat bu satırları yazdığım 7 Eylül itibarıyla ortada bunu doğrulayan resmi bir açıklama bulunmuyor.
Dolayısıyla iki gün sonra ne olacağını bilmiyoruz.
Belki Tugay yine bağımsız kalacak.
Belki ilerleyen aylarda başka bir siyasi karar verecek.
Belki gerçekten bir gün AK Parti’ye katılacak.
Ama galiba İzmir olarak yanlış soruya fazlasıyla zaman harcıyoruz.
Çünkü benim merak ettiğim artık Cemil Tugay’ın yakasına hangi partinin rozetini takacağı değil.
Ben o yakaya İzmir’in sorunlarının ne kadar ağır geldiğini merak ediyorum.
Cemil Tugay’ın siyasi pozisyonunun tartışılması elbette doğal.
Sonuçta 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin adayı olarak İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. 18 Haziran 2026’da CHP’den istifa etti ve bağımsız olarak yoluna devam etmeye başladı.
Ardından Ankara temasları geldi.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum ile yapılan görüşmeler, merkezi hükümetle kurulan daha sıcak diyalog ve siyasetteki yeni dengeler ister istemez “AK Parti’ye mi geçiyor?” sorusunu beraberinde getirdi.
Ancak burada başka bir noktayı gözden kaçırıyoruz.
Bir büyükşehir belediye başkanının Ankara’yla görüşmesi neden otomatik olarak parti değiştireceği anlamına gelsin?
Tam tersine…
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı kim olursa olsun Ankara’nın kapısını çalmak zorunda.
Ankara da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı kim olursa olsun o kapıyı açmak zorunda.
Çünkü ortada 4,5 milyondan fazla insanın yaşadığı bir kent var.
İzmir, merkezi hükümet ile yerel yönetimin siyasi kavgasının bedelini ödemek zorunda değil.
Hele bugün hiç değil.
Bir sabah İzmir Körfezi’ne bakıyoruz.
Yıllardır konuştuğumuz kirlilik problemi karşımızda.
Bir başka sabah trafiğe çıkıyoruz.
Altınyol ayrı, Ankara Caddesi ayrı, Yeşildere ayrı, çevre yolu ayrı mesele.
Yağmur yağıyor, altyapıyı konuşuyoruz.
Yaz geliyor, suyu konuşuyoruz.
Çöp tartışması çıkıyor, günlerce onu konuşuyoruz.
Depremi hatırlıyoruz, kentsel dönüşüm diyoruz.
Konut fiyatlarına bakıyoruz, sosyal konutu konuşuyoruz.
Toplu taşımaya biniyoruz; metro yatırımlarından otobüs filosuna, deniz ulaşımından raylı sistemlere kadar önümüzde koca bir yapılacaklar listesi duruyor.
Sonra bütün bunları bir kenara bırakıp tekrar aynı soruya dönüyoruz:
“Cemil Tugay AK Parti’ye geçecek mi?”
İyi de İzmirlinin sabah işe giderken derdi bu mu?
Buca’dan Konak’a gelmeye çalışan yurttaşın sorunu belediye başkanının parti rozeti mi?
Körfezdeki kirlilik parti üyelik formuna bakarak mı ortadan kalkacak?
Bir deprem olduğunda bina, içinde oturan insanın CHP’li mi AK Partili mi olduğunu soracak mı?
Kentlerin ideolojileri olabilir ama kanalizasyon borularının olmaz.
Trafiğin partisi yoktur.
Depremin partisi yoktur.
Körfezin partisi yoktur.
Çöpün, suyun, ulaşımın partisi yoktur.
Bunların çözümü vardır ya da çözümsüzlüğü vardır.
Özellikle Körfez meselesi bunun en çarpıcı örneği.
Yıllardır İzmir Büyükşehir Belediyesi ile merkezi yönetim arasında “Kimin sorumluluğu?” tartışması yaşanıyor.
Belediyenin yapması gerekenler var.
Bakanlığın yapması gerekenler var.
İZSU’nun sorumlulukları var.
Merkezi yönetimin yetkisinde kalan alanlar var.
Peki vatandaşın umurunda mı?
İzmirli sabah Kordon’da yürürken “Bu kirliliğin yüzde 42’si belediyenin, yüzde 38’i bakanlığın, geri kalanı başka kurumların” diye hesap yapmıyor.
İzmirli temiz bir Körfez görmek istiyor.
Bu kadar.
O nedenle Murat Kurum ile Cemil Tugay aynı masaya oturuyorsa ben o masadan siyasi transfer haberi çıkmasından önce İzmir için çözüm çıkmasını beklerim.
Körfez için ortak çalışma çıkmasını beklerim.
Kentsel dönüşüm için Ankara’dan destek çıkmasını beklerim.
Bekleyen projelerin önünün açılmasını beklerim.
İzmir’in hakkı olan kamu yatırımlarının gelmesini beklerim.
Bir belediye başkanının bakanla görüşmesinden “Rozet mi takılıyor?” sonucunu çıkarmaya öylesine alıştık ki devlet ile belediyenin zaten birlikte çalışması gerektiğini unuttuk.
Asıl anormal olan görüşmeleri değil, görüşmemeleri olurdu.
Aynı şey ulaşım için de geçerli.
İzmir büyüyor.
Araç sayısı artıyor.
Kentin nüfusu çevre ilçelere doğru yayılıyor.
Buca, Bornova, Karşıyaka, Bayraklı, Karabağlar, Menemen, Torbalı…
İnsanların günlük hareket mesafesi giderek büyüyor.
Buca Metrosu önemli.
Yeni otobüsler önemli.
Raylı sistem yatırımları önemli.
Deniz ulaşımının güçlendirilmesi önemli.
Ama bunların yanında merkezi hükümetin yapacağı yatırımlar da önemli.
Çünkü 4,5 milyonluk bir metropolü yalnızca belediyenin bütçesiyle yönetemezsiniz.
Aynı şekilde “Nasıl olsa belediye muhalefette” diyerek merkezi yönetimin sorumluluğunu da ortadan kaldıramazsınız.
İzmir’den vergi alınıyorsa İzmir’e kamu yatırımı da gelecek.
Belediye bütçesi İzmirlinin parasıysa merkezi bütçe de İzmirlinin parası.
Dolayısıyla belediye ile hükümet arasındaki ilişkinin adı lütuf değil, kamusal sorumluluktur.
Tam da bu nedenle Cemil Tugay’ın siyasi geleceğine ilişkin tartışmaya biraz farklı bakıyorum.
Tugay AK Parti’ye geçerse elbette bu büyük bir siyasi olay olur.
İzmir’de dengeleri değiştirir.
2024 seçimlerinin ardından ortaya çıkan siyasi tablo açısından çok ciddi tartışmalar doğurur.
Seçmenin iradesi üzerinden de günlerce, belki aylarca konuşulur.
Bunun gazetecilik açısından haber değeri tartışılmaz.
Ama bugün itibarıyla ortada gerçekleşmiş bir transfer yok.
14 Ağustos için ortaya atılan iddia gerçekleşmedi.
Şimdi 9 Eylül konuşuluyor.
9 Eylül geçer, belki bu kez başka bir tarih konuşulur.
Böyle giderse İzmir’in takviminde resmi bayramlardan çok “Cemil Tugay AK Parti’ye geçecek” tarihleri olacak.
Oysa siyasi kulislerin takviminden çıkıp biraz da İzmirlinin takvimine bakmak gerekiyor.
İzmirlinin takviminde işe yetişme saati var.
Kira ödeme günü var.
Su faturası var.
Yağmur yağdığında eve nasıl döneceği var.
Deprem olduğunda oturduğu binanın ayakta kalıp kalmayacağı var.
Çocuğunu hangi şartlarda büyüteceği var.
Ve temiz bir kentte yaşama beklentisi var.
9 Eylül ise bütün bu tartışmaların üzerinde başka bir anlam taşıyor.
Bu kent için 9 Eylül bir parti günü değildir.
Bir kurtuluş günüdür.
İzmir’in hafızasıdır.
O nedenle 9 Eylül üzerinden siyasi transfer senaryoları kurulurken bile bence asıl hatırlamamız gereken şey şu:
İzmir herhangi bir siyasi partinin tapulu arazisi değildir.
CHP’nin de değildir.
AK Parti’nin de değildir.
Başka bir partinin de değildir.
İzmir, İzmirlinindir.
Yıllarca CHP’nin yüksek oy aldığı bir kent olması CHP’li belediyelere sınırsız kredi vermez.
“Nasıl olsa İzmir bize oy veriyor” rahatlığı ne kadar yanlışsa, “Nasıl olsa bize oy vermiyor” diyerek merkezi hükümetin İzmir’e mesafeli davranması da o kadar yanlıştır.
Bir taraf İzmirliyi çantada keklik göremez.
Diğer taraf cezalandıramaz.
İzmir’in ihtiyacı bu iki anlayışın da dışında.
İzmir’in ihtiyacı yönetilmek.
İyi yönetilmek.
Şeffaf yönetilmek.
Planlı yönetilmek.
Ve Ankara ile İzmir arasında siyasi parti farkı gözetmeden kurulacak sağlıklı bir iş birliğiyle yönetilmek.
Cemil Tugay yarın AK Parti’ye geçer mi?
Bilmiyorum.
9 Eylül’de geçer mi?
Bugün bunu doğrulayabilecek somut bir veri yok.
Ama bildiğim başka bir şey var:
Eğer bir belediye başkanı parti değiştirerek merkezi hükümetten daha fazla hizmet alabiliyorsa, orada zaten başlı başına tartışılması gereken bir sistem problemi vardır.
Çünkü bir şehrin hizmet alabilmesinin koşulu belediye başkanının iktidar partisinin rozetini takması olmamalıdır.
Tersi de geçerli.
Bir belediye başkanı muhalefet partisindeyken Ankara’yla kavga etmeyi siyasi meziyet saymamalıdır.
İş birliği teslimiyet değildir.
Eleştiri de düşmanlık değildir.
Kent yönetmek tam olarak bu ikisinin arasındaki dengeyi kurabilme işidir.
Cemil Tugay AK Parti’ye geçsin ya da geçmesin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Murat Kurum’la da görüşmeli, diğer bakanlarla da görüşmeli, Cumhurbaşkanlığıyla da görüşmeli.
Gerekirse masaya yumruğunu vurmalı.
Gerekirse teşekkür etmeli.
Ama o masadan İzmir için bir şey alarak kalkmalı.
Çünkü seçmen belediye başkanını Ankara’yla fotoğraf çektirmemesi için seçmiyor.
İzmir’e hizmet etmesi için seçiyor.
Belki 9 Eylül sabahı bütün bu iddialar yine boşa çıkacak.
Belki İzmir siyaseti yeni bir sürprize uyanacak.
Bunu iki gün sonra hep beraber göreceğiz.
Ama hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin benim için soru değişmeyecek.
Cemil Tugay’ın yakasında hangi rozet var?
Değil.
Körfez ne zaman temizlenecek?
Trafik ne zaman rahatlayacak?
Kentsel dönüşüm ne zaman hızlanacak?
Altyapı ne zaman bu kentin büyüklüğüne yakışır hale gelecek?
Toplu ulaşım nasıl daha hızlı ve erişilebilir olacak?
Ve belki hepsinden önemlisi:
Ankara ile İzmir, siyasi hesapları bir kenara bırakıp bu kent için ne zaman aynı masanın iki tarafına gerçekten oturacak?
İzmir’in kurtuluşunun 104. yılında bence konuşmamız gereken biraz da bu.
Çünkü İzmir’in bir partiye ihtiyacı yok.
Partiler zaten fazlasıyla var.
İzmir’in iyi yönetilmeye ihtiyacı var.

Anıl ARABACI
Yazarın profiline ve diğer yazılarına git

