22 Eylül 2026, Salı
48,8173
56,0162
65,3171
6.832,38
13.337,69
SON HABERLER
Yazar YazılarıSimge ALTUNKAYA

Eskiden magazin mi vardı: Max Weber – Else Jaffé ve Bir Aşkın Sosyolojisi

Yayın: 30/08/2026 10:00Güncelleme: 30/08/2026 11:4142 okunma

Max Weber modern sosyolojinin kurucularından biri olarak tanınır. Toplumsal olayların kurallarla ve belirli yasalarla anlaşılmasına karşı çıkarak bireysel eylemlerin, değersel yargılardan uzaklaşarak yorumlayıcı bir perspektiften açıklanması gerektiğini savunan önemli bir isimdir. Ona göre modern insan daha öngörülebilirdir ve rasyonel dünyanın içine sıkışmıştır. Dünyanın büyüsü bozulmuştur. Ona göre modernleşmenin temeli akılcılığa dayanır ve insanlar hesaplanabilir ve denetlenebilir hale gelerek demir kafeslere hapsedilmiştir. Bir zamanlar kutsal olan şeylerin yerini şimdilerde kurumlar ve kurallar almıştır.

Ancak Weber bu demir kafesleri her ne kadar eleştirse de kişisel deneyiminde tüm rasyonelliğinin karşısında duran bir şey vardı: aşk.

Hayatının görece acemi olarak adlandırılan bir zamanında; 20’lerinin başında değildi. Elli dört yaşında, görmüş geçirmiş, olgun ve üstelik evli bir erkekti. Âşık olduğu kadın da –ki ilerleyen yerlerde ondan da detaylı bahsedeceğim– evli bir kadın olan Else Jaffé idi. Weber’in eşinin yakın arkadaşıydı. Biraz daha geçmişe gidersek yıllar öncesinde de Weber’in kardeşi ile bir ilişkileri vardı.

Weber uzun zamandır düşündüğü bir teorinin öznesi olmuştu. Hayat ona bu teorisini yaşatacak kadını getirmişti. Weber’in erotik aşk üzerine düşünceleri, Else Jaffé ile ilişkisinden çok daha önce ortaya çıkmıştı. Bu nedenle Else’yi Weber’in erotizm düşüncesinin kaynağı olarak göstermek doğru olmaz. Ancak yıllar sonra yaşanacak bu aşk, Weber’in daha önce soyut düzeyde tartıştığı meselelerin kendi hayatında ne kadar somut ve sarsıcı bir hâle gelebileceğini göstermesi bakımından son derece ilginçtir. Yazının başında da belirttiğim gibi ona göre modern dünyanın en büyük handikaplarından biri hayatın giderek rasyonelleşmesi ve ekonomik, siyasi, hukuk ve bilim gibi tüm alanların kurallarla, hesaplarla ve uzmanlıkla açıklanmasıydı. Fakat erotik aşk tüm bu alanların karşısındaydı. Biri ile neden bağ kurduğumuz, onun yanında neden başka hissettiğimiz, karnımızdaki kelebekler rasyonel akılla nasıl hesaplanabilirdi?

Demir kafesin içine hapsedilmiş ve modern dünyanın parçası olmuş olan Weber’i bu demir kafesten aşk çıkartabilmişti. Teorisini çok uzun zaman önce yazmıştı fakat Else Jaffé bu teorinin deneysel kanıtı gibi hayatına gelmişti. Öyle ki Weber; Else Jaffé’ye yazdığı mektupların birinde bu aşkı “ikinci gençlik” olarak tanımlamıştı. Elli dört yaşında bir adamın kendisini yeniden genç hissetmesi elbette romantik bir cümledir. Ama Weber’in hikâyesinde bundan çok daha fazlası vardır. Çünkü mesele yalnızca gençleşmek değildir. Mesele, insanın hayatının bir döneminde kendisinden uzaklaşmış bir tarafına yeniden ulaşmasıdır.

Tüm bu hikayenin ötesinde Else Jaffé; yalnızca Max Weber’in teorisini kanıtlayan aşk hikayesinin kahramanı değildi. Kadınların akademide kendine yer bulmaya, alan açmaya çalıştığı dönemde ekonomi alanında doktora yapmış ve sonrasında kadın işçilerin çalışma koşullarını inceleyen dönemin kadın müfettişlerinden biri olmuştu. O, bir erkeğin hayatına sonradan eklenen gizemli kadın değil, dönemin kadın tanımının, sınırlılıklarının ötesinde bir kadındı.

1900’lerin başında Almanya’nın özellikle Heidelberg çevresinde sosyologlar, ekonomistler, hukukçular, filozoflar ve sanatçılar yalnızca üniversitelerde değil, özel evlerde de bir araya geliyor; bu evler bir anlamda dönemin entelektüel salonlarına dönüşüyordu. Weber’in evi de bu salonlardan biriydi ve Else Jaffé ile ilk karşılaşmaları da burada olmuştu. Else bu yıllarda Freudcu düşünceyi daha radikal bir noktaya taşıyan Otto Gross ile birlikteydi. Gross’a göre ruhsal sıkıntıların kaynağı toplumun cinsellik üzerindeki tahakkümünün sonucunda oluşuyordu. Geleneksel ahlak ve burjuva aile yapısının bu ruhsal sıkıntıları tetiklediğine inanan bir isimdi. Weber ise bu düşünce yapısının çok uzağında yer alıyordu. Bir tarafta disiplin, kurumlar ve rasyonel bilim vardı. Diğer tarafta ise içgüdü, cinsellik ve bireyin toplumsal normlardan kurtulması. Else Jaffé ise bu iki dünyanın tam kesişiminde duruyordu. Üstelik bu farklılık yalnızca teorik bir tartışma olarak kalmadı. Else’nin Otto Gross’un bir çalışmasını Weber’in yöneticilerinden olduğu dergiye göndermesi, Weber ile arasında ciddi bir tartışmaya yol açtı. Böylece aşk, cinsellik, bireysel özgürlük ve toplumun birey üzerindeki tahakkümü gibi meseleler, Else’nin özel hayatıyla akademik dünyanın sınırlarını birbirine yaklaştırmaya başladı.

Max Weber’in eşi Marianne Weber’in bu hikâyedeki konumu ise belki de en karmaşık olanı. Çünkü Marianne yalnızca Weber’in eşi değildi. Kendisi de önemli bir entelektüel, kadın hakları ve toplumsal cinsiyet meseleleri üzerine çalışan bir düşünürdü. Üstelik Else Jaffé’nin de yakın arkadaşıydı. Birlikte yapılan seyahatlerden birinde Marianne, Max’in Else’ye yönelik ilgisinin sıradan bir arkadaşlıktan daha ileri olduğunu fark etti. Fakat burada acı verici olan yalnızca kocasının başka bir kadına ilgi göstermesi değildi. Marianne’in gördüğü şey, Max’in Else’nin yanında başka bir hâle gelmesiydi. Daha canlı. Daha heyecanlı. Daha tutkulu. Bazen insanı en çok yaralayan şey, sevdiği kişinin bir başkasını sevmesi değildir. Asıl yaralayan, o kişinin başka birinin yanında kendisinin hiç görmediği bir tarafını ortaya çıkarmasıdır. Marianne, Max’in Else’nin yanında ortaya çıkan bu tarafını görmüştü. Ve yine de hikâyenin dışında kalmadı. Else ile dostluğu devam etti.

Bugünden bakıldığında bu ilişki biçimini anlamak kolay değil. Fakat tam da bu nedenle Weber’in çevresindeki ilişki ağı, “aldatma” ya da “aşk üçgeni” gibi birkaç kelimeyle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Burada evlilik kurumunun sınırları, kadınların özgürleşme arayışları, bireysel arzular, dostluklar ve entelektüel ilişkiler aynı anda var olmaya çalışıyordu. Ve bu demir kafeslerin içinde herkes, bir şekilde yara alıyordu.

Else Jaffé uzun bir süre Weber’in ilgisine açık bir karşılık vermedi araya uzun bir mesafe girdi. Aradan yıllar geçti ve Weber ellili yaşların ortalarına geldi. Birinci Dünya Savaşı sona erdi. Almanya büyük bir siyasal ve toplumsal dönüşümün içine girdi. Weber ellili yaşlarının ortasına gelmişti. Hastalıklarla, yorgunlukla ve hayatın son döneminin ağırlığıyla mücadele ediyordu. Ve tam bu sırada Else yeniden hayatına girdi. Bu kez aralarındaki yakınlık geçmişte olduğundan farklıydı. 1919’da Weber elli dört yaşındaydı. Else kırk dört. İkisi de evliydi. Fakat artık yıllar önceki tereddütlerin yerini çok daha açık ve yoğun bir aşk almıştı. Weber’in Else’ye yazdığı mektuplar, bu ilişkinin onun için ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Bir mektubunda bu aşkı “ikinci gençlik” olarak tanımladığını söylemiştik. Bu cümleyi yalnızca romantik bir itiraf olarak okumak kolaydır. Oysa Weber’in hayatı düşünüldüğünde çok daha ağır bir anlam taşır. Çünkü bir insanın “ikinci gençliğim” demesi, aynı zamanda ilk gençliğinin nereye gittiğini düşünmesini de gerektirir. Belki de bu yüzden Weber’in aşk mektuplarında mutluluğun yanında özlem, heyecanın yanında kaybetme korkusu da vardır.

Modern toplum, akılcılık, bürokrasi… Tüm bunların karşısında aşk vardı. Ve insanın bazı deneyimleri ve tercihleri hala hesaplanamıyordu. Hemen her şeyi bugün belki açıklayabiliriz fakat açıklayabilir olduğumuz her şey anlamlı değildir. ‘Bunun ölçüsü nedir?’ sorusunun yerini ‘Bunun benim için anlamı nedir?’ sorusu alır. İnsan yalnızca hesaplayan bir varlık değildir. İnsan açıklanamayacak kadar insandır.

Simge ALTUNKAYA

Yazarın profiline ve diğer yazılarına git