Bir babanın sessiz çığlığı: Rojin’e ne oldu?
Bazen bir babanın suskunluğu, atılan en yüksek çığlıktan daha yüksek ses çıkarır. Elinde gencecik kızının vesikalık fotoğrafıyla bekleyen, gözlerindeki yaş kurumuş ama kederi hiç eksilmemiş o acılı babanın yüzüne bakın… O bakışta ne büyük laflar var, ne de yapay çekişmeler. Sadece bir tek, yakıcı soru var: ‘Benim çiçeğime, benim evladıma ne oldu?’
Rojin… Düşleri olan, yarınlara umutla bakan, sıcacık tebessümüyle yaşamı kucaklayan gencecik bir candı. Bir akşam vakti neşeyle çıktığı o yolun sonu, hepimizin içine düşen kor bir ateşe dönüştü.
Bilirsiniz, bir anne ya da babanın evladının ardından kalakalması, bu dünyadaki en ağır yüktür. Günler geçiyor, aylar devriliyor ama o evdeki boşluk hiç dolmuyor. Ortada duran adli tıp raporları, soğuk teknik terimler, tıp dilindeki o kas gevşetici maddeler, DNA incelemeleri… Bunların hiçbiri, gencecik bir kızın yokluğunu ve bir ailenin yüreğindeki yangını tarif etmeye yetmiyor.
Bizler bu hikâyeye uzaktan bakanlar olarak belki günlük hayatlarımıza dönüyoruz. Ama bir baba her sabah aynı düğümle uyanıyor boğazında. Bir anne, kızının odasına her baktığında aynı sessizlikle yüzleşiyor. Sadece hakikati bilmek, evlatlarının hatırasına dürüstçe sahip çıkılmasını görmek istiyorlar.
İnsan olmanın, vicdan sahibi olmanın en temel gereğidir bu: Bir canın gidişine kayıtsız kalmamak, geride kalanların elinden tutmak ve o cevapsız soruların üzerine ışık tutulmasını beklemek.
Rojin’in o fotoğraftan bize bakan berrak ve umut dolu gözleri, sadece gerçeğin, yalın ve lekesiz bir hakikatin ortaya çıkmasını bekliyor. Çünkü ancak o zaman o acılı yürekler bir nebze de olsa nefes alabilecek, ancak o zaman vicdanlarımızdaki bu ağır sızı hafifleyecek.

Berzan KESKİN
Yazarın profiline ve diğer yazılarına git

